Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!...
21 Ocak 2012 00:00
Bir medeniyetin bize kalmış akisleri...

        Çok uzun zamandır dibinde yaşadığımız, fakat; göremediğimiz Sümbülefendimizin vakıasıdır bu, insan bedenen ne kadar yakın olsa da, bazen bazı şeylere ruhen bir o kadar uzak olur derler ya! Ne kadar doğru bir sözmüş bir daha anlıyorum.Yahya Kemalin doğduğu ve büyüdüğü İslam şehri Üsküp'e benzettiği Kocamustafapaşamız medeniyetimizin bize kalmış akisleriyle dolu, Kocamustafapaşa'da Sümbülefendi camiinin kıraathanesinde boş vakit geçirmek için oyunlar yok, havada uçuşan küfürler veya sigara dumanları değil, bunu görüyor ve çok bahtiyar oluyorum.Küçük bir okuma dolabı, etrafta Fazıl Hüsnü Dağlarcanın çok istediği hayali olan Kuran-ı Kerim sesini dinliyorum. Yaşlı dedeler belkide gençliklerinde yaptıklarına içlenerek daha bir sığınıyorlar, sonsuz kudretteki rablerine, daha bir içten okuyorlar sureleri ve kafalarındaki tek dert ise, okunan Kuran-ı Kerimin sayfasını unutma kaygısı... Evet iki yüz seneden beridir geçirdiğimiz buhranlar, belkide sürekli bize reklamı yapılan, İtalyan veya Fransız tarzı mobilyalar içinde yaşayan kim bilir hangi üniversitenin yabancı dille eğitilmiş şirket yöneticileri o saatte kim bilir neyi düşünüyorlar. Ama aklımdan atamadığım ise elinde duran telefonu genelde ayet numarasını hafızalamak için kullanan ve bundan büyük bir mutluluk duyan yaşlı amca...

        Genç bir imam, sağolsun akşam namazlarından sonra yine aynı ziyafetiyle bizi mesut ediyor.Yine aynı amca, yatsı namazına kadar orada olduğunu arkadaşlarına bir o kadar neşeli bir şekilde duyuruyor.Sanki bir düğün haberi veriyor onlara, evet Yahya Kemalin ayrılmak istemediği, sende bizdensin "Burda kal" diyerek ona seslenen yer burası, Hz Hüseyinin kızlarının yattığı rivayet edilen, Bizansın eline gelin olmaktansa kahırlarından " Yarabbi! Bizi yanına al, bizi kafirin eline gelin etme!" diye yalvaran bir gece boyunca secdeye kapanan ceddimizin tasavvuru dolaşıyor beyinlerimizde, yine öbür tarafımızda reform diyerek, kızlarımızı hıristiyan gençlerle evlenebilirler diyerek rezilliğe düşenlerin muhayyilesi beliriyor.

        Neden bu hallere düştük, bizi bu hallere düşüren neydi diyorum kendi kendime, evet çok büyük yanlışlar yaptık, uzaklaştık adına biyolojik materyalizm dedik yaradanı inkar ettik...Biz sanatımızla bir gerçeğin ispatıydık, bir yalanın versiyonu olduk.Nasıl bir medeniyet hem de nasıl bir medeniyet ki, sadaka taşıyla fukarayı düşünen bir zengin sınıfıyla diğer taraftan, müşterisini siftah yapmadığını bildiği komşu esnafa gönderebilen bir asalet... Evet peki sonuç?

        Sonuç şu, şeriat nedir, her tarafta öcüleştiren bu mefhum nedir.Ziya Gökalp şeriatı iki maddeye ayırıyor.Biri dini nas, diğeri ise kültürel örf... Çok mu zor geldi bize neden bu ölçüyü bıraktık... Zormuydu yani örfe uygun nesiller yetiştirebilmek.Zor değildi aslında biz Cemil Meriç hocanın dediği gibi celadetimizi kaybettik, sanki bir kaynaktan çıkmışçasına biz kokan asaletimizi inkar ettik... Biz değilmiydik, biraz önce anlattığım esnafı, zengini asaletiyle meşhur olan, bizim askerimiz değilmiydi, Gazi Osman Paşa, ayağı sakatlanmış, istese kaçar ama arkasında halkını düşünüyor.Ya Rus orduları halkımıza eziyet ederse diye geri dönüp halkının yanına teslim oluyor, işte asaletli askerimiz, mekkeden çekilmeyi kendine yediremeyen Fahrettin paşalarımız, bugün birbirimizi öldürmekle suçluyor dünya bizi, Ermenileri kesmekle, şunu herkes bilmelidir, Gazi Osman Paşa geriye Türkler için dönmedi, Gazi Osman Paşanın eziyet ederler diye düşündüğü halkın içerisinde bir sürü Osmanlı tebaası azınlıkta vardı. Biz bu topraklarda, İslamın nuruyla aydınlattığımız Anadolu da Ermenilerle, Rumlarla kaç sene yaşadık, belediye meclislerimizde onlar vardı. Nazırlıklarımızda Ermeniler vardı. Başka hangi ülke, bu kadar cesaret gösterebildi buna, ama şu bilinmeli bu cesaret boşuna değildi.Bunun nedeni, ulusçuluk fikrine karşı yıllarca birleşerek şiddet uygulayan Avrupanın yanında, Osmanlının bütün bu fikirlere beşeri uygulamalarla dur deme asaletinde gizlidir.Şu bilinmelidir ki, ben Kastamonulu Parnak amcama gider gelirim, sohbet ederim, bizim suriçimiz birbirlerine saygı gösteren, düşünsel olarak rahatsızlık vermeyen insanlarla doludur.Tabii vardır, her ülkede var, kendini bilmez narsist budalalar... Ama bizim padişahımızdır.Halkının müslümanını camiide, hıristiyanını klisesinde görmek isteyen, çünkü; bu toprağın mayasında saygı vardır. İnanmaya, inanılmaya saygı vardır.Biraz Nihat Genç kokucak ama şu bir gerçek ki, Muhsin Yazıcıoğlunun veya Gaffar abimizin Karadenizin hırçınlığını dinlemek ne kadar hakkıysa, Hrant abimizin Malatyada bir kayısıyla mutlu olmasıda onun o kadar hakkıdır. Bu topraklar, faşizme izin vermez... 

       Bütün bu gündem maddelerine kafa yormaya aslında insan Sümbülefendide kılınan bir sabah namazıyla gerek duymayacaktır.Nedeni ise, duyduğu gördüğü tüm maddiyatta, manevi bir musikiyi, hoşgörü musikisini tatmış olması olacaktır.Bu medeniyet, Garbın Ortaçağda attığı, dalga geçtiği Yahudileri barındırdı, işte bu Cemil Meriç hocanın bahsettiği celadetin bir tezahürüdür.Şimdi davet ettiğim şey ise, sudur ki, bu faşist düşünceler içerisinden sıyrılıp, gerçek milliyetçiliği, bu toprakların buğdayına sinmiş bereketi, yağmurdaki rahmet deryasını kavramaktır.Şükretmeliyiz, acımalıyız ki, yaratıcı bize acısın... Eğer biraz daha bu saçma fikirleri, bu topraklara ait olmayan çılgınlıkları, cinayetleri devam ettirirsek, genel olarak ifade ediyorum... Üzerimize gelecek musibetleri engelleyemeyiz. Bu yazımı Yahya Kemalin Kocamustafapaşa'da gördüğü insan metaforunu ve milliyetimizin sindiği semti anlattığı şiiriyle, bitirip, herkesi bu şiiri anlamaya davet ediyorum.


Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakir İstanbul!

Ta fetihten beri mü’min, mütevekkil, yoksul,

Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.

Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rû’yâda.

Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyetimiz

Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.

Mânevi çerçeve beş yüz senedir hep berrak;

Yaşayanlar değil Allah’a gidenlerden uzak.

Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı

Hisseden kimse hakikat sanıyor hulyâyı.

Âhiret öyle yakın seyredilen manzarada,

O kadar komşu ki dünyaya duvar yok arada,

Geçer insan bir adım atsa birinden birine,

Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

 

Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.

Bu taraf sanki bu halkıyla ezelden meskûn.

Bir afif aile sessizliği var evlerde;

Örtüyor fakrı asaletle çekilmiş perde.

Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak...

Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.

Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,

Çeşmeden her su içerken: “Şükür Allah’a” diyen

Yaşıyor sade maişetlerin en sâfında;

Rûh esen kuytu mezarlıkların etrafında.

Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten

Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.

Türk’ün âsûde mizaciyle Bizans’ın kederi

Karışıp mağrifet iklimi edinmiş bu yeri.

 

Şu fetih vak’ası, yârab! Ne büyük mu’cizedir!

Her tecellîsini nakletmek uzundur bir bir;

Bir tecellisi fakat, ruhu saatlerce sarar;

Koca Mustâpaşa var, camii var, semti de var.

Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu’cizeden,

Hak’dan ilham ile bir gün o güzel semte giden

Rum vezîr, eski manastırda ederken secde,

Kalbi çok dolduran îman ile gelmiş vecde,

Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl,

Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl-ü menal,

Bir fetih câmii yapmak dilemiş İslam’a.

Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.

 

Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr

Yerde bulmuş yaşayanlar da, ölenler de huzûr.

Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,

Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan,

Sarmaşıklar, yazılar, taşlar ağaçlar karışık.

Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık

Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;

Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.

 

Gece, şi’riyle sararken Koca Mustapaşa’yı

Seyredenler görür Allah’a yakın dünyâyı.

Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;

Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.

Bir ziyaretçi derin zevk alarak manzaradan,

Unutur semtine yollanmayı artık buradan.

Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtar ediyor;

Çok yavaş, yalnız içinden duyulan sesle, diyor:

“Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;

Onların meşrebi, iklimi ve ırkındansın.

Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi,

Avutur gamlıyı, teskin eder endişeliyi;

Ne ledünni gecedir! Tâ ağaran vakte kadar,

Bir mücevher gibi Sümbül Sinan’ın rûhu yanar.

Ne saadet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak,

Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!...”

 

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustapaşa’dan

Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü’yâ’dan.

Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine,

Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;

Bu geniş ülkede, binlerce lâtif illerde,

Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,

Manevi varlığının resmini çizmiş havaya.

-Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü’yaya. -

 

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.

Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;

Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;

Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.

Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,

Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.

Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda! 

Bu Makale 167 defa okunmuştur.
 
 
Yorum Ekleyin
Başlık: *
Yorum:
Güvenlik Kodu: